CİNSİYET SADECE BİYOLOJİK MİDİR?

Cinsiyet kavramı ikiye ayrılır; toplumsal ve biyolojik cinsiyet. Biyolojik anlamda, iki cinsiyet vardır: kadın ve erkek. Üreme sistemleri, bu cinsiyetleri ayıran özelliktir. Asırlardır cinsiyet insanoğlunun büyük bir problemi olmuştur. Doğuştan sahip olunan en büyük özelliğimiz olan cinsiyet beraberinde çeşitli sorunlar getirmiştir. Kadınlar cinsiyetlerinin getirdiği fiziki özelliklerinden dolayı, bir takım kazanımlardan mahrum bırakılmış ve aciz bir varlık olarak nitelendirilerek alt sınıf olarak görülmüşlerdir. Erkekler ise cinsiyetlerinin getirdiği fiziksel özelliklerden aldıkları güç ile erk sahibi olan, kimin aciz olduğuna karar veren ve vicdan duygusunu bir güçsüzlük olarak gören bir grup haline gelmiştir. Geçen zamanla birlikte kadın ve erkek eşitsizliği doğmuş ve bu eşitsizliğin önüne geçebilmek için dünya çapında yasalar düzenlenmiştir.



 


1982 Anayasasının 10. maddesi eşitlik ilkesi:

X. Kanun önünde eşitlik

Madde 10 – Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. (Ek fıkra: 7/5/2004-5170/1 md.) Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. (Ek cümle: 7/5/2010-5982/1 md.) Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz. Anayasa mutlak bir eşitlik tarifi yapmıştır fakat yeterli olmamıştır. Yasalar önünde eşit olarak değerlendirilsekte, yaşamış olduğumuz toplumun yıllardır süre gelen alışkanlıkları eşitliğin istendik düzeye gelmesine engel olmuştur.

Toplumsal Cinsiyet Biyolojik Cinsiyet Arasındaki Fark Nedir?


Biyolojik cinsiyet, kadın ve erkek arasındaki doğal, biyolojik farklılıkları işaret eder. Bu farklılıkların çoğu net ve sabitken bazı biyolojik farklılıklar çeşitlilik gösterir. Toplumsal cinsiyet ise toplum tarafından verilen erkeklik ve kadınlık hakkında kültürel görüşler, inanç sistemleri, imajlar ve beklentilerle yapılanmıştır.

Bazı fiziksel özellikler, hareketler, davranışlar toplum tarafından "erkeksi" karşılanırken, bazı diğerleri aynı toplum tarafından "kadınsı" olarak karşılanır. Bu yaklaşımların doğrudan biyolojik bir arka planı bulunmamaktadır. Üstelik bu ayrım, kültürden kültüre değişebildiği gibi, aynı kültür içerisinde farklı zaman dilimlerinde farklı tanımlar kazanabilir.

Doğduğumuz andan itibaren toplumsal cinsiyet hakkındaki tüm sosyal yapılanmadan etkilenmekteyiz. Kız çocuklarından ev işlerinde annelerine yardım etmeleri beklenirken, erkek çocuklarından ise babalarına tamirat gibi işlerde yardım etmeleri beklenir. Halbuki temizlik, çamaşır yıkanması, yemek yapımı gibi işler cinsiyetten bağımsız bir şekilde herkes tarafından yapılabilecek işlerdir.

Toplumsal cinsiyet rolleri genç erkeklerden bir takım maskülen davranışlar beklemektedir. Bu roller erkekleri hislerine reddetmeye, fiziksel ve psikolojik açıdan güçlü olmaya, sürekli bir üstünlük yarışı içerisinde olmaya zorlamaktadır. Böylelikle güç kullanımı, şiddet, kontrol erkekliğin sembolü haline gelebilmektedir. Toplum tarafından biçilen bu roller büyüme ve gelişme boyunca devam eder.

Kız çocuklarından beklenen toplumsal cinsiyet rolleri ise onların “nazik, yumuşak başlı, duyarlı, evcimen ve bağımlı" olmalarıdır. Ayrıca kadınlardan, erkeğe bağımlı ve onun korumasına muhtaç, güçsüz, duygusal, mantıkla hareket etmeyen, her zaman kendinden ödün veren, cinsel açıdan pasif bireyler olmaları beklenmiştir.


Toplumsal Cinsiyet, Psikoloji ile Nasıl İlişkilidir?

Toplumsal cinsiyet rolleri erkekler üzerinde de psikolojik baskı oluşturur. Sürekli bir sosyal baskı girdabının içerisinde olmak ruhsal olarak sıkışmalarının önünü açar ama erkeklerden beklenen güç olduğu için dışarıya yansıtamazlar yansıttıklarında ise kendilerini aciz ve yetersiz hissederler. Yapılan araştırmalara göre 2019 yılı dünya erkek intiharları %83, kadın intiharları ise %17’dir. Bu rollerin erkekler üzerinde ne kadar büyük bir baskı oluşturduğu anlaşılmaktadır.


Toplumsal Cinsiyet Rolleri Şiddeti Besler Mi?


Kadına yönelik şiddet, “kadınlara, yalnızca kadın oldukları için uygulanan veya kadınları etkileyen cinsiyete dayalı bir ayrımcılık ile kadının insan hakları ihlaline yol açan ve kanunda şiddet olarak tanımlanan her türlü tutum ve davranışı” ifade etmektedir (Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun, 2012) . World Health Organization (WHO) 2016 raporuna göre; Dünya’da her 3 kadından 1’i partneri ya da başkaları tarafından fiziksel ya da cinsel şiddete maruz kalmıştır. Kadınlara şiddet uygulayanların %38’inin partnerleri olduğu belirtilmektedir. Kadınların %7’si ise partneri dışında bir birey tarafından cinsel şiddete maruz kalmaktadır (WHO, 2016). Kadına dayatılan rollerin getirmiş olduğu psikolojik baskıların yanı sıra kadın cinayetleri ve kadına şiddet her zaman gündemde olan bir konu olmuştur.



 


Sonuç olarak toplumsal cinsiyet rolleri her iki cinsiyete de zarar vermektedir. Her gün farkında olmadan yaptığımız birçok eylemin, oluşturduğumuz ön yargıların, yüklediğimiz anlamların toplumsal cinsiyet kaynaklı olduklarını görebilmekteyiz. Bu konuda yapılan farkındalık çalışmalarının amacı toplumsal cinsiyet rollerinin oluşturduğu eşitsizliği ortadan kaldırmaktadır. Yemek yapmanın, bebek bakmanın, mühendis olmanın, siyasete atılmanın cinsiyetle bir bağı yoktur. Bu rollerin iki cinsiyet arasında ayrıştırılması eşitliğe zarar vermektedir. Daha eşitlikçi bir toplum ve daha adil bir yaşam için farkında ol, hepimiz için...


Yazar: Zeynep KABADAYI

 


KAYNAKÇA